Kas 24, 2016
39 Views
0 0

‘İstedim ki Mimar Sinan’ın Hikâyesi Daha İyi Bilinsin’

Written by

‘Oldukça Sesli Bir Osmanlı Panoraması Sunmak İstedim’

Elif Şafak’ın yeni romanı “Ustam ve Ben” (Doğan Kitap) hafta içi raflardaki yerini aldı. Bir fil ile filbazın saraydaki hayatlarına, oradan Mimar Sinan’la dostluklarına uzanan hikâyede sürprizlerle dolu bir sona ulaşılıyor. Şafak ile son romanını konuştuk.

Ustam ve Ben’de artı ve eksi yönleriyle bir Mimar Sinan resmi çiziyorsunuz. Sinan’a ilginiz iyi mi başladı? Sizi Sinan’a yönlendiren ne oldu ve onda ne aradınız?

Hep Sinan’ın görkemli eserlerinin yanından geçip gidiyoruz fakat pek sormuyoruz kendi kendimize, “Acaba iyi mi inşa edildi bu camiler, köprüler, medreseler?” Ben birazcık durup bir bakmak istedim, okumaya başladım. Öteden beri Sinan’a hayranlığım hep vardı, fakat yaşamını bu kadar yakından bilmiyordum. Okudukça kişiliğine de oldukça büyük saygı duymaya başladığımı fark ettim ve beni içine çekti. Fazlaca üzücü buluyorum, hem Sinan Sinan diye adını zikrediyoruz fakat aslına bakarsak o denli tanımıyoruz ve dünyaya da oldukça azca anlatıyoruz. İstedim ki hikâyesi daha iyi bilinsin. Klişelerin ötesinde, insan olarak, kahramanlaştırmadan, putlaştırmadan, heykelleştirmeden… Zaaflarıyla, o müthiş çalışkanlığıyla, en önemlisi kalfaları, çırakları, onunla birlikte çalışan çok büyük bir ekip var. Biz bunu asla düşünmüyoruz. Bir caminin inşası kimi zaman 8-9 yıl sürebiliyordu. Kaç şahıs çalıştı acaba, onların hikâyeleri neydi? Cami yapımı esnasında yaşamını kaybedenler vardı, neler yaşadılar, ne zorluklar çektiler, hep bunlara ışık tutan bir roman yazmak vardı gönlümde, o şekilde o şekilde şekillendi.

Ustam ve Ben’in çekirdeğinde ne var? Bu kitabın özünü sorsam ne derseniz?

Öğrenme aşkı var derim. Mimar Sinan’da beni en oldukça etkileyen damarlardan biri oydu. O denli çalışkan bir insan ki, asla boş bir anı geçmemiş, tembellik etmemiş. Yaşı ilerleyince, onu sevenler istiyor ki artık birazcık evde otursun, çocuklarıyla zaman geçirsin fakat o devamlı çalışıyor, son ana kadar, yatağa düşene kadar. Şu sebeple bu insanoğlu, gökbilimci Takiyeddin de öyleydi, kendilerindeki yeteneğin Tanrı’nın onlara lütfettiği bir armağan bulunduğunu düşünüyorlar. O armağana layık olmak için emekleri gerektiğine inanıyorlar. Bu aslına bakarsak Yaradan’la yaptıkları bir akit, bir sözleşme… Sinan’a baktığımda emek vererek yakarma eden birini görüyorum. Bu fikri kovalamak istedim.

Kitapta Mimar Sinan, kalfası Cihan ve fil Çota’nın hikâyesinin yanında, yer yer akışa dâhil olup sonrasında oyundan çıkan bir sürü vaka ve karakter var. Onlarla boşluklar mı bırakmak istediniz?

Onlar benim için halının motifleri benzer biçimde. Okur yeniden döndüğü vakit ana hikâyeye, tazelenerek geliyor. Bir onun için yaptım, kısaca roman tekniği açısından. Fakat bir de fazlaca daha renkli, oldukça sesli bir Osmanlı panoraması sunmak istedim, bu benim için önemliydi. Biz Osmanlı’yı hep insansız anlatıyoruz, hâlbuki o denli çoğulcuydu o denli fazlaca renkliydi ve oldukça sesliydi ki, onları da hatırlatmak istedim. Resmî tarihin görmediği, yok saydığı, kenara itmiş olduğu insanları, kesimleri, mevzuları hatırlatmak için devamlı tabloya o renkleri eklemek çabası bilinçliydi.

Çingenelerin ötekileştirilmesinden Yahudilere ve Hıristiyanlara meydana getirilen saldırılara, cücelerin, değişik olanların hiç de kabul görmemişliğine değiniyorsunuz. Osmanlı’ya bakışımızdaki romantizmi üzerimizden atıp gerçeklerle yüzleşmemizi mi istediniz?

Türkiye’de her şey oldukça politize olduğundan, zamanı okumalarımız da oldukça politize oldu. Bizde genel anlamda şu şekilde iki eğilim gelişti. Bir: zamanı asla umursamayanlar, bilmeyenler, modernleşme adına sırtını tamamıyla bu kültürel mirasa çevirerek olduğu benzer biçimde batıyı takip etmeye çalışan bir eğilim. İki: bu eğilime tepki olarak çıkan bir de karşıt eğilim oldu. Onlar da ecdadımız ne yaptıysa doğru yapmıştır diyerek bu sefer zamanı romantikleştirdiler, yücelttiler ve bence dondurdular. Ne o, ne bu… İkisi de gerçekçi değil, ikisi de politikadan besleniyor, zamanı sevgisinden değil. Bizim çıkış noktamız tarih sevgisi olmalı. Iyi mi ki bugün oldukça çelişkiler var ise, dün de çelişkilerimiz vardı. O yüzden kutuplaşmadan, aşırı politize olmadan ve insanı öne çıkararak okuma yapmamız icap ettiğini düşünüyorum. Temel çıkış noktamız insan olmalı.

Cihan bir yerde diyor ki, “Fakat insan o şekilde mi? İster aç olsun ister olmasın, fenalık etmiyor mu? Demem o ki, karnı tok bir aslanın yanında mı daha rahat uyursunuz, yoksa karnı tok bir yabancının mı?” Sizin için de bu bu şekilde midir?

Doğal Cihan oldukça sorguluyor, bundan dolayı hayvanları kendimizden aşağı görüyoruz fakat hayvan fenalık etmiyor; fesatlık, dedikodu, habislik etmiyor. Açsa hayatta kalmak için bir başka hayvanın canını alıyor fakat bunu anlayabilirsiniz. Arkadan iş çevirmiyor, balçık atmıyor, dedikodu yapmıyor, o şekilde düşününce hangimiz daha üstünüz acaba, tartışılır. İnsan oldukça hususi bir mahlûk, fazlaca güzel şeylere de kabiliyeti var fakat maalesef oldukça alçalmaya da eğilimi var. Bence romancının işi de bunu anlatmak aslına bakarsan. Ben yazarken fazlaca içime dönerek bakıyorum, inşallah her okurun kendi içine dönerek bakmasını sağlar.

ZEHRA ONAT – Vakit

Haberin Tamamı İçin: http://www.vakit.com.tr/kultur_cok-sesli…

Article Tags:
·
Article Categories:
Mimarlık tarihi
http://www.dubidk.com

Archizula.com 'un kurucusu.Mimarlık mesleğine dair merak edilenleri kendi penceresinden yorumlayarak okuyuculara ulaştırıyor.Aynı zamanda kişisel blogunda da yazılar yazıyor.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: