Kas 27, 2016
56 Views
0 0

Modern Mimari Akımları ve Fütüristik Mimari

Written by

 Modern mimari (Fütüristik mimari) akımları nedir – Ekspresyonizm – Fütürizm

Ilk olarak teknik açıklamalardan oldukca bu yapıları görselleriyle beraber incelemek isterseniz buradaki makalemize göz atabilirsiniz 🙂

MODERN MİMARİ

-20.Yüzyılın Modern Mimarlık Akımları:

1897 senesinde J.J. Thomson elektronu buldu. Artık atom Grek asıllı adından zannedildiği şeklinde bölünmez değildi ve böylelikle yeni bir çağ açılmış ve bununla birlikte çağıl fiziğin temelleri atılmış oluyordu. Sanat tarihçiler modern sanatla modern fiziğin bununla birlikte doğduğunu şu sebeple ikisinin de aynı düşünceden başladığını savunurlar. Mimari akımların her birinin de yaşandığı dönemde görülen sanat akımlarıyla bağlantıları vardır.

1-FÜTÜRİZM: (1909)

20.yüzyılın ilk on yılı içinde gelişen sanat ve mimarlık dünyasının en ilerici , en yenilikçi , örneksiz ve ileri hareketidir. 20 şubat 1909 ‘da gösterilen 1.fütürist manifestosu (bildirgesi) onların güzel duyu anlayışlarını şu şekilde ifade eder. “Biz çekince , enerji ve yalınlığın şarkısını söyleyeceğiz ve açıklıyoruz ki dünya yeni bir güzellikle zenginleşmektedir. Hızın güzelliğiyle, yılankavi egzos borularından çıkan patlayıcı nefesiyle bir yarış otomobili kükreyerek giderken makinalı tüfek benzer halde sesler çıkaran bir otomobil antik güzelliğin simgesi olan Yunan heykellerinden kat kat güzeldir. “ Mimari alanda Antonio Santella ve Mario Chiattone fütürizmin anlayışına uygun eserler ortaya koymağa çalışırlar. Santella projelerini hazırladığı Citta Nuova ‘da göktırmalıyanlar, metrolar, asansörler, değişik boyuttaki trafik şeritleri benzer halde acayip ve yeni fikirler kullanmıştır ve mevzuyla ilgili olarak “Modern kentlerimizi oldukça büyük bir tershane benzer halde yaratıp tekrardan inşa etmeliyiz. Her yer hareketli ve dinamik, modern binalar ise devasa bir makine şeklinde olmalıdır.” Yalnız onun bu köktencilik ve ilerici görüşleri 50 yıl sonrasında Paris’teki Pompidou iş merkeziyle bir seviyede gerçekleşecektir. Ona gore mimarlık yalnız yarar ve pratikliğin kuru bir birleşimi olmayıp bir sanattır. Buda bireşim ve ifade anlama gelir. Santella geçmişin klasik ve statik estetiğine karşı çıkmakta ve taraftarlarıyla beraber “ Mimari Dinamizm “ söylediği değişim ve hızdan meydana gelen canlı bir estetiğe ulaşmaya iş koşturmacasındadır. Gene ona nazaran eğik ve eliptik çizgiler öz tabiatlarından dolayı dinamik olup dik ve yatay çizgilere nazaran bin kat fazla duygusal güce haizdir ve dinamik bir mimari onlarsız düşünülemez.

2- NEO-PLASTİSİZM : ( De Yoldam ) (1917)

  1. yüzyılın anti-natüralist soyut sanat anlayaşındaki topluluklardan biride Hollanda’da Piet Mondrian benzer halde ressamlar, Gerrit Rietveld şeklinde mimarlar, heykeltraş Vantangerlo, Hugo Ball, Jean Arp benzer halde şairlerin başını çekmiş olduğu grup 1917 senesinde çıkardıkları De Yoldam dergisinde görüşlerini ifade ederler. Topluluk elemanlarından Doesburg ve Mondrian yeni hareketin kuramsal ilkelerini ortaya koyma ve bu ilkeler doğrultusunda eserler vermekte grubun önde gelen kişileri olmuşlardır.

Mondrian’ın tüm resimlerinde aynı komiklik hakimdi. Beyaz bir fon üstünde etkisiz biçimler olarak adlandırdığı kareler, dikdörtgenlerden oluşan kompozisyonlar yapıyor, daima dik açılı düzende çalışıyor ve bu biçim şeyleri kırmızı, mavi, sarı renklerle boyuyordu. Ara çizgilerde siyah, beyaz yada griden oluşuyordu. Mondrian’ın bu ısrarlı tutumunu daha da uç noktalara götürmüş olan Kasimir tüm tual üzerine tek bir kare koyarak total rasyonalizme ulaşmıştır.

De Yoldam’ in tesirleri mimarlık alanında önemli olmuş ve onun değerleri ön plana alınarak Bauhaus ekolüne kadar ulaşmıştır. 1920’lerde Le Corbusier tarafınca savunulan Punizm, Mies Van der Rohe tarafınca daha da ileri götürülmüş ve Mondrian-Kasimir etkileşiminde olduğu benzer halde Le Corbusier – Van der Rohe etkileşiminde I.T.T. mimarlık okulu binasında total bir mekana özetlemek gerekirse tüm binanın bir dikdörtgen prizma mekan şeklindeki ifadesine ulaşılmıştır. Doğrusu saf, yalın, soyut, geometrik, dik açılı, biçimlerle kompozisyon yaratmak.

Doesburg mimarilerini karşıt-kübik olarak niteleyerek şu şekilde açıklar : Buda fonksiyonel mekan hücrelerini kapalı bir küp içinde dondurmaya çalışmaktan kaçınmak anlama gelir. Bunun yerine taşan düzlemlerden balkonlarda olduğu şeklinde fonksiyonel mekan hücrelerini küp yada yapı merkezinden dışarı doğru merkezkaç kuvvetin etkisiyle fırlatır ve böylece yükseklik, genişlik, derinlik ve zaman yaklaşımlarıyla yeni plastik ifadeler elde edilir. Böylece mimaride aşağı –yukarı uçan bir görünüm kazanır ki buda doğa ananın yer çekim yasalarına karşı gelmektir, harekettir. Doesburg bu ifadesiyle malum geometrik formlara karşı çıkmaktadır.

Amerikalı Frank Lloyd Wright , Doesburgun teorisini geliştirmiş ve onu “kutunun parçalanması” diye adlandırmıştır. Ek olarak Wright meşhur Şelale Evini de bu teorinin ışığında tasarlamıştır. Teoriyle ilgili olarak Doesburg “öncesinden kararlaştırılmış tip” şekil anlayışına diğeri deyişle tümdengelim yaklaşımına karşı çıkmakta ve “dıştan” meydana gelen geleneksel güzel duyu ağırlıklı mimari tasarım yöntemini reddetmektedir. ona Bakılırsa mimar yaratacağı binasının bitmiş formunu evvelinde belirleme etmemelidir. Zira bu durum tümdengelim bir davranış olup bazı güzel duyu formülleri peşinen kabul etmek anlama gelir. Doesburg mimarın ergonomik yaşam isteklerinden yola çıkmasını ister. Böylece içten dışa gelişen mantıksal adımlarla problemi parçalara bölerek çözüm arama yöntemi gelişir ki bu işlevci ve tümevarımcı bir yaklaşımdır. Bu yöntem sonucunda mimari forma ulaşılır. Bu yüzden tümdengelim yönteminde şekil verme söz mevzusu iken, tümevarımda ise şekil bulma söz mevzusudur. Yalnız mimarlık hem fonksiyona hem de estetiğe cevap vermek suretiyle çift amaçlıdır. Dolayısıyla mimari bir eserin başarıya ulaşmış sayılabilmesi için işlevsellik ve güzellik kriterlerini bir arada bulundurmalıdır. Yalnız yinede De Stilcilerin yönteminde bile tasarım aşamasının sonunda inşaat aşamasına geçmeden şekil belirlenmiştir.

Fran Lloyd Wright’ın 1936’da Pennysylvania’ da gerçekleştirdiği Şelale Evinde Doesburg’un teorisinde belirttiği benzer halde fonksiyonel mekan birimleri küpün yada yapının merkezinden dışarı doğru fırlamış ve mimari yapıt uçan bir görünüm kazanmıştır.

Tarih süresince geleneksel şekilde toprağa bağlanmış tüm kütlesiyle yere oturmuş binalar bu kütlelerde olduğu benzer halde topraktan kurtulma çabasında olup tıpkı bir ağaçta olduğu benzer halde toprağa minimum temas eden ve yukarı doğru genişleyen bir biçim kazanmaktadır. Betonarme, çelik şeklinde çağıl araç-gereç ve teknolojilerle bu yeni fikirler hayata geçirilmeye başlanmıştır.

Portoghesi ve Vittoria Gigliotti’nin StMarinella’daki apartmanı ve Mashe Safdie’nin Montreal’deki toplu konut yapılarında evvelde belirlenen bir şekil anlayışı yoktur. Ana kitleden fırlayan fonksiyonel mekan birimleri bütüne yada mimari forma dinamizm kazandırmaktadır. Evvel belirlenmemiş bu tasarım yöntemiyle varolacak sonuçta bir defaya özgü orijinal bir şekil olacaktır.

Bazı mimarlarda bina cephelerini bir Mondrian ve Doesburg resmi şeklinde ele almışlardır. Gerrit rietveld’in Hollanda Utrecht’teki Schröder evi, De Yoldam grubunun mimari ölçekte iki boyutlu ifadesi vardır. Dikdörtgen ve karelerle meydana getirilen dik açılıcephe kompozisyonunda, renklerde aynı komiklik çerçevesinde kullanılmıştır. Sarı, kırmızı, mavi. Bu tutumun aşırı bir örneği olarak bina cephesini adeta soyut bir Mondrian resmi benzer halde ifade eden Paul Rudolph’un tasarladığı evi gösterebiliriz. Binaya dıştan bir eklenti durumunda olan ve iç fonksiyondan kaynaklanmayan bu tür biçimci bir tutumun mimari başarı kriterleri içinde yer alması kuşkuludur.

3- FONKSİYONALİZM:

İşlevsellik çağıl mimarinin dayandığı temel tasarım ilkelerinin en önemlilerinden olup Amerikalı mimar Louis Sullivan tarafınca mimarlıkta kullanılan “biçim işlevi izler” sloganına dayanır. Gerçektende ergonomik işlevlere çözüm arayarak yola çıkan bir tasarımcı işlevsel yöntemle bir biçime ulaşır. Ve bu biçim yada şekil mimarlığın ana kriterlerinden ilki olan işlevselliği yerine getirir. Eğer bu biçim sağlam inşa edilmişse rüzgar, zelzele şeklinde güçlere dayanabiliyorsa işlevsel bir şekil doğrusu bir bina yaratılmış anlama gelir. Yalnız bu yapının güzel duyu değerlerinin büyüklüğü onun mimari değerlerinin de ölçütü olacaktır. Bu kıymet yüksek düzeydeyse mimarlıkta yüksek, orta ise mimarlıkta ortadır. Eğer bu kıymet negatif ise mimarlıkta olumsuzdur. Dolayısıyla ortada güzel olmayan mimarlıktan uzak bir yapı vardır.

4- PURİZM:

Bu akım Le Corbusier ve Amedeé Ozenfant tarafınca yaratılan bir hareket olup ikili düşüncelerini 1918’de beraber yayınladıkları Aprés Le Cubism (kübizmin sonrası) adlı kitapta açıklamışlardır. Bu kitap Volter’in bir ifadesi ile adım atar; ”Gerileyiş işin kolayına kaçmanın , iyi yapmaktaki tembelliğin, güzele olan ilgisizliğin ve acaip zevklerin bir ürünü olarak ortaya çıkar.” Kitabın son cümlesi ise puristlerin mevzuya yaklaşımını verir. Bir sanat eseri “Rastlantısal, seri dışı, izlenimci, tepkici ve pitoresk(sempatik) olmamalı fakat bunlara karşın genelleşmiş , statik ve değişmezliğin bir ifadesi olmalıdır.” Açıkça belirtildiği suretiyle bu ikili sanatta evrenselliği, durağanlığı savunmakta, kişiselliğe ve dinamik davranışlara sırt çevirmektedir. Bu kitapta acayip bir değerlendirme vardır. “Bana ABD’dan getirmiş olduğu fotoğrafları gösterdi –buğday siloları- bunlar sanatçılar tarafınca değil fakat tanınmamış mühendisler tarafınca tasarlanmıştı. Onların üstün güzelliği beni çarptı. Esasen azca olan süslemelerini boya ile örtünce purist bir tasarım meydana geldi. Purizmin ideolojisi içinde güzellik; saf, yalın birincil formlarda bulunmuştu. Küpler, koniler, silindirler, piramitler en güzel formlardır.” Corbusierin güzellik anlayışının kökleri antikiteye kadar gider. Sümerlerden, eski Mısır, eski Yunan’dan gelen Rönesans’ta tekrardan ortaya çıkan ve genel olarak klasik olarak adlandırılabilen bu anlayış 20 yüzyıl sanatında Corbusierin öncülüğünde Purizmadı altında devam etmektedir. “Yalınlık yoksunluk demek değildir; amacı saflıktır, arındırmaktır.”

Puristler için şekil birincil ve ikincil olmak suretiyle ikiye ayrılır. Sözgelişi bir küp tamamımız için aynı plastik anlamı taşır. Oysa spiral bir şekil bazıları için yılanı ve bazıları içinde bir girdabı anımsatabilir. Bu tür formlarda ikincil formlardır. Birincil formlar purist yapıların esası olarak kabul edilir. Corbusier 1911’de İstanbul’a vardığında camilerin bir analizini yapmıştır. “kütlelerinde geometrinin disiplini vardır:kare-küp-küre, planda ise tek eksene nazaran dikdörtgenvari bir karmaşık. Dolayısıyla Corbusier’in Osmanlı Mimarisinde purizm ilkelerini bulduğunu söyleyebiliriz. Purizmin formları kişisel formlar olmayıp anonim, evrensel, genel-geçer, rasyonel formlardır ve bunlarla meydana getirilen sanat eserleri ve kompozisyonlarda evrensel olacaktır. Böylece purizm rasyonalizme yol açıyor ve giderek “uluslar arası mimarlık akımı” doğuyordu.

LE CORBUSİER:Corbusier’in purist-rasyonalist karakterde verdiği eserler 1920-1950 arası onun klasik periyodunu ihtiva eder. Bu eserler içinde Citrohan Evi(1920), Centro Soyuz(Moskova-1928) ve göreceğimiz eserler sayılabilir.

VİLLA SAVOYE: (1929-1931)-Poissy

Ev yerden yükseltilmiş bir kutudur ve çepeçevre şerit şeklinde olan sürekli pencereleri vardır. Le Corbusier yapıda U biçiminde olan 1.kat planını bir kareye tamamlamış böylece oluşan kübün pencereleme şeklini de yatay bantlar şeklinde ifade etmiştir. Diğeri bir deyişle binaya dıştan baktığımızda üstü açık balkon bölümünü göremeyiz. Şu sebeple bu bölümün cepheleri de salon pencereleri şeklinde gösterilmiştir. Kübün 4 cephesinde kesintisiz dönen yatay pencere bantlarının arkasında değişik hacim ve işlevler yer almıştır. Küp formu yalnızca çatı katındaki güneşlenme yerini çevreleyen silindirik duvarlarla bozulmakta ve statik değişmez kütle bir seviyede hareket(dinamizm) kazanmaktadır. Bina geometrik oranlarıyla geçmişe bağlanırken geleneksel yapılarda bulunduğunun tersine yere bağlanmamış yerden koparılıp ince kolonlar üzerine alınarak adeta uzayda-boşlukta durması sağlanmıştır. Renk olarak beyazın seçilmesi doğa ananın ve gökyüzünün değişen renkleriyle bir karşıtlık oluşturması ve yapının uzaklardan fark edilmesini elde etmiştir.

Corbusier’in bu yapısı çağıl mimari ve teknolojiyle , çağdaş konstrüksiyon içinde 5 noktada bağlantı kurmuştur:

1-Kolonlar tüm yükleri alarak taşırlar ve duvarları taşıyıcı olmaktan kurtarırlar.

2-Yapının taşıyıcı iskeleti ve duvarları fonksiyonel yönden birbirinden bağımsızdır.

3-Bağımsız plan:Betonarme iskelet bir tek bir teknik özellik olarak değil hem de güzel duyu bir unsur olarak kullanılmıştır. Bölme duvarları ise iç mekanı tanımlayıcı öğelerdir ve bu şekil yapıların oldukca kattan oluşan örneklerinde kat planlarının her katta değişik olarak düzenlenebilmesi mümkün olmaktadır.

4-Bağımsız cephe.

5-Çatı bahçesi:Bu yapıyla düz çatılar kullanılabilir hale gelmiştir. Ek olarak çatıda binanın zeminde kapladığı kadar bir alanda bahçe yapma imkanı dünyaya gelmiştir.

Corbusier Paris’teki İsviçre talebe yurdu binasının da saf dikdörtgen prizmatik kütleyi güçlü kolonlar üstünde yükselterek zemini boş bırakmıştır. Bu binada merdiven, asansör, wc benzer halde ikincil işlev elemanları(servis mekanları) ikincil formlarla ayrı bir parça olarak ana kesime bağlanmıştır. Böylece “saf prizma” tesiri ikincil formlarla zenginleştirilirken tasarım yöntemi de tümevarım yönünde ağırlık kazanmıştır.

Corbusierin Marsilya’da gerçekleştirdiği toplu konut binası da önceki yapılarla aynı ilkelere dayanır. Saf prizma, sağlam kolonlar üstünde yükseltilerek zeminden koparılmıştır. Prizmanın dış örtüsü ise balkonlar ve güneş kırıcılar dolayısıyla üç boyutlu olup bu cephelere gölge ışık tesirinin hareketliliğini kazandırmıştır.

LUDWİG MİES VAN DER ROHE:

FARNSWORTH EVİ:

Bu yapı Corbusier’in yapılarında olduğu benzer halde geleneksel şekilde temel duvarlarıyla yere bağlı olmayıp çelik kolonlar üstünde topraktan ayrılmış camdan, saf, yalın, dikdörtgen bir prizmadır. Sanatçı tüm eserlerini en ince noktasına kadar düşünmüş ve tasarladığı “cam kutular” usta bir kuyumcunun yonttuğu kristaller benzer halde değerlendirilmiştir.

Van der Rohe’un eserlerini iki şekilde inceleriz:

1-1937yılına kadar devam eden Avrupa’daki emek harcamaları:

Berlin (1919-1921) : 2cam gökdelen projesi

Stuttgart (1927) : Weissenhof Sitesi

Krefeld (1928) : Lange evi

Barcelona (1929) : Almanya Pavyonu

Çekoslavakya (1930) : Tugerdhat Evi

“ (1931-1938) : Avlulu Ev Projeleri

2-1937 senesinde politik baskılar sonucu Almanya’yı terk edip ABD’ye yerleşir ve çalışmalarını burada sürdürür.

İllinois Teknoloji Enstitüsü

Chicago Konutlar (1948-1951-1957)

Farnsworth Evi (1950)

Almanya (1953) : Mannheim Tiyatro Binası

Chicago (1954) : Kurultay Salonu Projesi

Küba (1959) : Bacardi Bürosu

Newyork : Citrohan

Berlin (1968) : Ulusal Galeri

Rohe tüm bu eserlerde daima dikdörtgen prizmatik formları yalın ve saf şekilde kullanmış ve düşüncesini şu şekilde açıklamıştır “Biz formel problemlerle uğraşmayı kabul ediyoruz.” Böylece mimari formu en baştan kabul eden sanatçı için formel problemler hakikaten söz mevzusu değildir. Sanatçı yapmış olduğu işi “acayip olmak istemiyorum, iyi olmak isterim” sözleri ile özetler. Oysa devrin meşhur bir eleştirmeni sanat eserini şu şekilde tanımlar:” sanat eseri dinamik olmalıdır seyircinin dikkatini çekmeli, heyecanlandırmalı, belli bir duyguyu hayata geçirmelidir.”

WALTER GROPİUS:

Fogus ayakkabı Fabrikası: (Alfeld) : Sanatçının ilk önemli eseridir. Adolf Mayerle birlikte tasarladıkları yapıya esas itibariyle cam ve metalden oluşan bir perde cephe giydirilerek yalın, saf, net bir çözüm elde edilmiştir. Bakışım, statik denge benzer halde ilkeler kompozisyona hakimdir.

Bauhaus Binası : (1926) : Burada ise bu kez birden fazla yalın dikdörtgen prizmayı birbirine ilave ederek daha dinamik bir kompozisyon elde etmiş ve kendi deyişiyle simetrinin yapmacık anlamsızlığı yerini özgür asimetrik gruplaşmanın canlı ve ritmik dengesine terk etmiştir

5- Ekspresyonizm: (1918) (Dışavurumculuk)

  1. yüzyılın başlarında bilhassa Almanya’da gelişen ve kubizm, putirzm, neoplastitizm benzer halde bir sanat akımı olarak karşımıza çıkar. Ekspresyonistlere bakılırsa sanat eserlerinin tümünde ifade vardır. Cümleyi ters çevirirsek ifade sanat eserinde olması gereksinim duyulan bir niteliktir ve ifadesiz bir sanat eseri olması olanaksız. Bir sanat eserinin ortaya konmasında değişik aşamalardan geçilir. İlk aşamada doğadan alınan izlenimlerin tesiri görülür. İkinci aşamada orijinal tinsel bir bireşim söz mevzusudur. Üçüncü aşamada bu emsalsiz ifadeye bir haz duygusu katılır. Son aşamada sanatçı yarattığı bu alt yapıyı ses, taş, beton şeklinde fizyolojik elemanları kullanarak somut hale sokarak sanat eserini yaratır. Bu aşamalardan geçen ,orijinal ifade gücü yüksek mimari eserlerde üstün güzel duyu değerlere haiz olarak nitelenir. Bu türden bir yapının haiz olması gereksinim duyulan kriterleri Naun Gabo “mutlak şekil” olarak adlandırır. Ona nazaran kendi yaşamı olan, kendi dilini konuşan, kendine özgü duygusal bir tesiri olan, duygusal gücü tek,ani, dayanılmaz ve evrensel olan yalnız akıl ile anlaşılmayan formlar mutlak formlardır.

Ekspresyonist mimarlar modern mimarlığın gelişme aşamalarından geçmişler modern mimarlığın 1920-1930’larda klasikleşen kuralları çerçevesinde eserler verdikten sonrasında kendi kişiliklerini yansıtan emsalsiz ifadeli eserlere girişmişlerdir.

Modern mimarlığın klasik devresinin negatif bir klişe haline gelmiş olarak uluslar arası uslup adı altında kişilikten yoksun tek düze gelişmesi sonucu bölgesel ve kültürel farkları yok eden bu mimariyi Frank Lloyd Wright “telefonla nakledebilinecek mimari” diyerek hafife alıyordu. Ana çizgileri ile incelemeye çalıştığımız ekspresyonist mimari yönelimlerin hepsi rasyonel mimarlığın katı geometriciliği şematizmi ile kati bir çatışma halinde olup irrasyonel bir tutum ihtiva eder. Ekspresyonist yapılar rasyonel, uluslar arası üsluba karşıtlık oluştururken mimariye getirmiş olduğu özgünlük, atılganlık, canlılık, dinamizm ve tek defalılık kentlerin tek düze görünümünü değiştirdiği benzer halde onları röper noktası konumuna da getirecektir. Örneğin Sdney Opera Binası, Eyfel Kulesi, yalnızca bulundukları şehirlerin değil bulundukları devletlerinde simgesi durumundadırlar.

ERICH MENDELSOHNN:

*Einstein Kulesi: Potsdam – Almanya (1920)

Mendelsohnn’un erken dönem yapıları ekspresyonizmin güçlü örneklerini ihtiva eder. İrrasyonel bir biçim gösteren yapı tek bir kütleden oyularak yaratılmış örneksiz bir heykeli çağrıştırır. Mimarı da yapı için Einstein’ın izafiyet teorisinin araştırması için inşaa edilmiş yapı bununla beraber onun anısına dikilmiş bir anıttır. Dolayısıyla yalnızca bir mimari yapıt olmayıp bir heykeldir de

FRANK LLOYD WRİGHT:

*Guggenheim Müzesi: (1943-1959)

Biçimsel analizi yapıldığında yatay bir platform üstünde yükselen müzeyi oluşturan ters bir kesik koni ile yönetim kısmından oluşan bir yapı olduğu görülür. Müze mekanı zeminden helezonik şekilde yükselen bir rampa ile ortasındaki boşluktan ibarettir.bu iç mekan ve helezonik hareket dış yapıya da aynen yansımıştır. Şu demek oluyor ki iç mekan ve dış kütle özdeştir, birdir. Ters kesik koni geometrik bir formdur. Spiral ince pencere bandları içerlek olup formun bütününü bozmaz. Bu şekil antik ve geleneksel yığma inşaat teknolojisine doğrusu zeminden düşey yükselen şekil anlayışına terstir. Aşağıda dar fakat yukarıya doğru genişleyen bir şekil. Çağıl teknoloji ile geliştirilebilen bu şekil yeni örneksiz ve coşku vericidir. Tüm yapı tek bir malzemeden beyazımsı bej betonite ile kaplanmış. Brüt betondan yapılmış pürüzsüz yüzeylerden oluşturulmuştur. Tıpkı heykeltraşın külden yapmış olduğu bir heykel benzer halde. Yapı eleştirmenler tarafınca “Wright’ın kente vurmuş olduğu son tokat” olarak tanımlanır.

LE CORBUSİER:

*Ronchamp Tapınağı: (1950-1953)

Yeşil bir tepe üzerine inşaa edilen yapı duvarlarının beyaz rengi, çevresindeki yeşil örtü ve gökyüzünün değişen renkleriyle karşıtlık yaratarak binayı belirgin hale getirmektedir. 1944’te yıkılan eskinin yerine meydana getirilen bu kilise yalnızca 200 kişiliktir. Yalnız önemli açık hava dini törenlerinde kullanılmak suretiyle doğu cephesinde bir apsis ve vaaz yeri bulunmaktadır. Yapı içinde kuleleri vesilesiyle tepeden aydınlatılan 3 küçük şapel vardır. Eserin en çarpıcı yanı dik açıyla alakası olmayan eğrisel yüzeylerle kavranan bir iç mekandan oluşan formudur. İrrasyonel şekil kişiyle doğada oluşmuş masif bir kaya tesiri uyandırır. Yapı duvarları topraktan fışkırmış masif görünümler ihtiva eder ve bu duvar üstünde boşluk oranı %3’ü geçmeyen değişik boyutlarda oldukça sayıda pencere açılmıştır. Yapının duvarları kati kanıtı olmasa da Akdeniz mimarisinden esinlenmiş görülür. Yalnız masif duvar görüntüsüne karşı duvarların yığma olmadığı çelik bir iskelet üzerine taş örülerek yapıldığını bilmekteyiz ki bu durum mimarinin 1920’lerden beri bilhassa Villa Savoy’da uyguladığı yapı iskeleti ve duvarların görevsel olarak birbirinden bağımsız olma ilkesi ile çelişir. Ek olarak Villa Savoy2un zeminden koparılmış görüntüsüne karşın burada doğa ile bütünleşmiş bir yapı ilkelerle çelişmektedir. Yapının çatı örtüsü mimarın anlatımıyla 1946’da Newyork yakınındaki Long Island’da bulmuş olduğu bir yengeç kabuğundan esinlenerek tasarlanmıştır. Kalınca salt betondan yapılmış görünen bu çatı örtüsü aldatıcı bir görünüm ihtiva eder. Gerçekte çatı birbirinden 2.26. mesafede 6cm. kalınlığındaki betondan mamul yapılmış çift cidardan oluşmaktadır ve her iki katman arasındaki bağlantı kirişlerle sağlanmıştır. Corbusier 1920’lerde getirmiş olduğu purizmin ilkeleriyle iyi mi rasyonel mimarlığın öncülerinden olmuşsa mimarlığı statikten dinamiğe yönelten Ronchamp Tapınağı ile ekspresyonizmin öncülerinden olmuştur. Le Corbusier’in bu yapısı bir heykel şeklinde nitelenebilir ve bu başarısının sırrını mimarlığının yanı sıra ressam ve heykeltraş olmasında aramak gerekir. Yapıda geleneksel klasik bakışım ve statik denge anlayışı yerine dinamik bir denge görülür.

JOHN UTZON:

*Sdney Opera Binası: (1956-1973)

Sanatçı bu eseri ile mimarlık dünyasını sarsmıştır. Utzon seçimini baştan yaparak irrasyonel duygusal yönü seçmiştir. Yapı için kabul edilen yer denize uzanan küçük bir çıkıntıdır. Bu alanda yapılacak bina için mimarının yaratı ve hayal gücü ona rüzgarda yelkenleri şişmiş bir vapur görünümü veren eskizleri çizdirmiştir. Yapının görünen imajının esas hareket noktası budur. Mimarına bakılırsa “yapıda çatının önemi büyüktür. Şundan dolayı bu bina yukarıdan da görülecek bir yapıdır. Bu yüzden ben kare bir heykel tasarladım. Kabuk çatı örtülerinin beyaz yelken benzer halde biçimlerinin limanla olan ilişkileri yatların yelkenleri şeklinde doğaldır ve bu yarım adada daha güzel bir siluet düşünmek güçtür.”

HANS SCHARUN:

*Berlin Flarmoni Binası: (1963)

Projenin esas çıkış noktası geleneksel konser salonlarında görülen sahnenin yerinin değiştirilmesi sahnenin ortaya alınarak dinleyici sıralarının onu dairesel halde kuşatması esas alınmıştır. Mimar biçimi evvelde kararlaştırılmış bu yapıda irrasyonel karşıt geometrik anlayışla içten dışa doğru gelişen bir tasarımla yapının kitlesini oluşturmuş. İki kattan oluşan yatay bir platform üstünde yükselen amorf irrasyonel formuyla doğadan kendiliğinden oluşmuş masif bir kaya yada buzdağı görünümündeki yapının insanların alışageldiği geometrik formlarla hiçbir ilgisi yoktur. Yapıda anti-simetrik ve dinamik denge anlayışı başta gelen özelliktir.

EERO SAARIEN:

*Twa Binası: Newyork (1956-1961)

Yapının hareket noktası mimarın 1956’da bir restoranda yiyecek yerken menü kartına çizmiş olduğu krokilerdir. İrrasyonel anlayışla meydana getirilen çizimlerde yapının formu kanatlarını bakışımlı olarak açmış iki ayağı üstünde neredeyse yere konmuş büyük bir kuş görünümündedir. Yalnız yapı bir kuşa benzediği için değil Gabo kriterlerini yerine getirmiş olduğu için güzel duyu kıymeti yüksek mimari bir yapıt sayılacaktır. Yapı tasarım safhasında “esin’in” önemini vurgulayan bir örnektir.

6- POST MODERNİZM:

Post modernizm (1972) örneksiz bir mimarlık akışı olmayıp modern klasik devrin uluslar arası üslubuna bireysel ölçekte tepki gösteren mimarların oluşturduğu bir harekettir. Yalnız birbirinden habersiz bu mimarlar arasındaki tek ortak nokta uluslar arası üsluba karşı çıkmak tepki göstermektir. Dolayısıyla yaklaşımın örneksiz bir felsefesi teorisi olmayıp yalnızca tepkisel niteliktedir. Yalnız haklı tepkilerine karşı tuttukları yol yanlıştır. Philip Johnson, Mies Van Der Rohe’un öğrencisidir ve ustası için “Mies bir dahidir fakat artık yaşlandım ve sıkıldım benim yönüm bellidir. Eklektik gelenek tarih süresince sevdiğim şeyleri seçmeye çalışıyorum zamanı bilmezlikten gelemeyiz” der. Son yapılardan olan A.T.T. Bina’sının ön cephesi çatıda Barok çizgilere sahipken ofis pencereleri aşamasında purizmin kübik kütlesini zemin kattaki lobi girişinde ise rönesansın meşhur yapılarından Pazzy Şapelinin ( Brunaccellhi) cephesinden izler görülür. Bu eklektik anlayış kuşkusuz geriye dönük bir çabanın negatif ürünüdür. İnsanoğlu ileri dönük, yaratıcı, yenilikçi çabalarıyla mağaralarda yaşamaktan bugüne gelmiştir ve artık geriye dönemez. Philip Johnson ve Michel Graves ve beraberindeki mimarlar tüm çaba ve eskizlerinde eskinin cephe anlayışlarını öykünmek etmişlerdir.

7- KONSTRÜKTİVİZM:

Bu akım ikisi de heykeltraş olan Naum Gabo ve Antoine Pewsner tarafınca geliştirilmiş olup ilkeleri 1920’de gösterilengerçekçi manipeshto” adı altında açıklanmıştır. Gabo bir heykelin geleneksel şekilde bir kütleyi yontarak meydana getirebileceğimiz şeklinde çeşitli elemanların birbirine bağlanması yöntemiyle de konstrüktiv bir halde gerçekleştirilebileceğini söylüyordu. Konstrüktivizm güzel duyu açıdan “mekanik bir güzel duyu” ön plandadır ve bu akımın mimarlığı çağıl teknolojiyle dayanır. ressam heykeltraş ve mimar Vilademir Tatlin, ressam Kasimir, ressam ve mimar Lissitzky bu akımın önde gelen sanatçılarıdır. Lissitzky ileri teknoloji olanaklarının potansiyelini geniş, yürekli, konsol kirişlerle ifade eden binalar öneriyordu.
Gabo’nun konstrüktiv heykelleri heykel sanatında bir devrim yaratırken bu tür bir yaklaşım mimarlık için düzgüsel bir olgudur. Yalnız burda yeni olan konstrüktif elemanların güzel duyu ögeler olarak değerlendirilmesidir. Yoksa strüktür elemanlarının açıkça gösterildiği mimarileri biz daha ilkin gotik mimaride görmüştük.

Article Categories:
Analiz · Makale · Teknik
http://www.dubidk.com

Archizula.com 'un kurucusu.Mimarlık mesleğine dair merak edilenleri kendi penceresinden yorumlayarak okuyuculara ulaştırıyor.Aynı zamanda kişisel blogunda da yazılar yazıyor.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: